/ 10 Aralık 2012, Pazartesi / Ruh Sağlığı


Normal sevgi ve hastalık derecesinde sevgi arasında ne farklar vardır? Normal sevgiyi ve aşkı nasıl anlayabiliriz? Bağımlı bir aşk ve sevgi sağlık açısından zararlı mıdır?

Sevgiyi anlatmak güç olsa da, neyin sevgi olmadığını ya da sevgiye uzak olduğunu anlatabiliriz. İnsan, düşkün olduğu kişiye de kızabilir, yalnız kalmak isteyebilir. Ama karşıdaki kişi sağlıklı bir düşünce yapısına sahip değilse, bu geri çekilmeyi, üçüncü bir kişiye yönelik ilgi gibi algılayabilir. Veyahut sevdiğinin en ufak bir şey için bir başka kişiyle ilgilenmesini kendisine karşı ilgisizlik olarak yorumlar. Kendisinden beklenen her şeyi emir, her eleştiriyi küçümseme olarak kabul eder.

Bir insanın bir başkasına duyduğu körü körüne hayranlık da hayra alamet değildir. Kişi hayran olduğu insanı öylesine yüceltir ki onda hiçbir hata görmek istemez, hatayı ve sevdiğini yan yana kabul edemez. Böylesi bir bakış, çok kolay terk etme ve terk edilmeyi getirir. Şüphesiz sevdiğimiz insandan beklediğimiz şeyler vardır; sadakat, destek, tatmin hatta fedakârlık. Ancak beklentiler gerçekçi ve doğal olmalıdır.

Sevgi ile hastalık derecesinde sevgi arasındaki fark, sevgide sevme duygusunun önce gelmesi, diğerindeyse temel ihtiyacın güven olmasıdır. Kişi durumunun farkında değilse, ki çoğunlukla değildir, yaşadığı karmaşa zihnini bulanıklaştırır. Aslında onun ihtiyaç duyduğu, karşısında güvendiği birisinin olmasıdır. Sevgi sandığı şey de, kendisine gösterilen ilgiye duyduğu minnettir. Bağımlı kişilik örüntüsü olan insanlarda bu tip tepkiler sıklıkla görülür.

Sevme yeteneğini geliştiremeyen kişiler, minnetin dışında kalan unsurları, yani muhatabının kişiliğini, hususiyetlerini, ihtiyaçlarını, isteklerini, sınırlarını pek fazla önemsemezler. Bu tip ilişkilerde, ihtiyaçla sevgi birbirine karışır. Söz konusu kişiler, bazen sevgiyi bulsalar da buna inanamazlar. Çünkü ancak başkalarını gerçekten seven bir insan, kendisinin de sevilebileceğine ikna olur. Oysa bu kişiler sevilebilir olduklarına inanmıyorlardır. Sevme yeteneğinin kendileri de dahil kimsede olamayacağına şartlanmışlardır. Hep bir şüphe duyarlar, gerçek sevgiyle karşılaştıklarında bile kaygıya kapılabilirler. Duydukları kaygı dolayısıyla, farkında olmadan kendilerini sevgiden mahrum bırakabilirler.

Patolojik aşkın en belirgin özelliklerinden birisi, âşığın karşısındakini maniple etmesidir. Yani karşısındakini yönlendirmeye, zorla bir davranışa sevk etmeye yönelik tutumlar sergileyebilir. Adeta sevdiğine “Ben senden başka bir şey istemiyorum, senin için ölürüm, yeter ki beni sev” demektedir. Burada, gözden kaçmaması gereken bir zorlama vardır; kontrolü güç olan bir şeyi oluşturmak yönünde bir zorlama… Oysa olgun aşk özgür bırakabilmektir. Özgürlük, sevmek ya da sevmemek seçimini, sevilen kişiye bırakmaktır. Ne zaman karşı tarafın da nefes aldığı, onun da bir hayatının olduğu, herkes gibi onun da kimi zaman hata yapabileceği fark edilirse, o zaman aşk gerçek yaşama uyarlanmaya başlar.

Âşığın ileri giden tavırlarına hoşgörülü olan toplumumuzda, “sevdiğin için öl-öldür” öğretisinin yerleşik hale gelmesi, aşkın patolojik boyuta taşınmasının yolunu açmaktadır. Kendini köprüden veya çatıdan atmakla, üstünü başını yakarak intihar etmekle tehdit ederek, artık kendisinin olmayan -belki de zamanında kıymetini bilmediği- eşini geri kazanma çabaları çoğu zaman acıma duygusuyla karşılanır. Oysa burada geri çağrılan kişiye eziyet uygulanmakta, kişi belki de hiç istemediği bir ilişkiye katlanmak zorunda bırakılmaktadır. Sağlıklı bir ilişki bile duygu sömürüsü ve baskı altında uzun süre yürümezken, ortada patolojik bir durum varsa, güya “sevilen” kişi tehlikenin kucağına itilmiş dahi olabilir.

Aşk patolojilerinin tümünü “karşılıksız aşk sendromu” içinde inceleyenler vardır. Birincil aşk patolojilerinin yani herhangi bir hastalığın belirtisi olmaksızın ortaya çıkan -gerçek bir ilişki olsun ya da olmasın- aşk patolojisini yaşayan kişinin, normal dışı savunmalar geliştirdiğini biliyoruz. Geliştirilen savunmanın çeşidine bağlı olarak, patolojinin şiddeti değişmektedir. Savunmalarla beraber, kişilik özellikleri, yaşam koşulları, öğretiler, kültürel özellikler ve değişimlere paralel farklı aşk yaşantıları ortaya çıkar.

“Aşk” denilen olgu, bırakın patolojik durumları olağan seyrinde bile kimi zaman kişiyi psikolojik desteğe ve yardıma muhtaç bırakır. Aşk patolojilerinde durum hem seven hem de sevilen için çok daha zorlaşmıştır. Aşk patolojileri, başka ruhsal rahatsızlıkların seyri sırasında ikincil olarak da ortaya çıkabilir. Bu da sıkça rastlanılan bir durumdur.

Bağımlı Kişilik Bozukluğu

Bağımlı kişilikler onaysız yaşayamazlar. Neredeyse nefes almak için dahi onay beklerler. Kendileri için önem taşıyan konularda bile onlar adına bir başkasının karar vermesini isterler. Herhangi bir karar alsalar da destek görmeden uygulamaya geçemezler. İş başvurularını dahi anne ya da babalarının yapmasını beklerler. İnsanları uzaklaştırmamak için kendilerine zarar verebilecek tekliflere dahi hayır diyemezler. En büyük zaafları hayır diyememektir. Kendilerinden beklenmeyen işleri bile üstlenmeye hazırdırlar. Onay görmek için kimsenin yapmak istemeyeceği işleri kolaylıkla kabullenirler. Eleştiriden çok fazla etkilenirler.

Yalnız kalmaktan ölesiye korkarlar. Ayrılıklar onları derinden etkiler. Yeni bir ilişkiye başlamadan, eskisinden vazgeçemezler. Yaşadıkları her ne kadar kendilerini zorlayan bir ilişki olsa da ona devam ederler. Yetersiz olduklarına o kadar çok inanırlar ki zaman içinde gerçekten yetersiz kişilere dönüşürler. Bağımlı kişiliklerin, genellikle sahiplenici, hükmedici özelliklere sahip kişilerle evlendikleri gözlenir. Hatta antisosyal erkeklerle birlikte olanlar da vardır. Dayak yemeye göz yuman kadınların ve alkolik erkeklerin büyük kısmı bağımlı kişilik yapısındadır.

Bağımlı kişilik yapısının gelişiminde ebeveynlerin etkisi büyüktür. Çocuklukta gerçek bir ihtiyaç olan anneyle yakın ilişki, yaş ilerlediği halde anne tarafından desteklenerek devam ettirilirse kişi kendi başına bir şeyler yapabileceğine inanamaz. Anne de buna inanmak istemez, çünkü bunu çocuğunun kendinden uzaklaşması olarak algılar.

Küçük yaşlardan itibaren getirilen yoğun kısıtlamalar, yasaklamalar ve çocuğa yanlış yapma hakkının tanınmaması, onun isyankâr ya da bağımlı bir kişi olmasına yol açar. Hatta öyle ebeveynler vardır ki, genç zaman içinde kendi evini kurup bağımsızlaşmak istese, olay sütünü helal etmemeye kadar ileri götürülür. Literatürdeki vakayı tekrarlarsak, 40 yaşına kadar annesini emen bir erkek hasta, annesinin ölümüyle ağır bir depresyona girmiştir. Burada annenin de hastanın da bağımlı yapıda oldukları çok açıktır. Annenin koruyuculuğunda gerçek dünyanın acımasızlığından korunan kişinin, bir terk edilme ile karşılaştığında yaşadığı ıstırabı düşünün… Kişi böylesi bir ıstırap yerine, gerekirse şiddete ve işkenceye bile katlanır.

Kişinin duyduğu bağımlılık ihtiyacı aşırı boyutlara ulaştığında, durum bağımlı olunan kişiyi tehdit etmeye kadar varır. “Beni terk edersen, çok kötü şeyler olabilir. Sonra bundan sen de sorumlusu olursun” diyerek karşı tarafa suçluluk duygusu yükleyebilirler. Yalnız bırakılmaktan ölesiye korkan genç bir kadın, kendisine zarar verme tehdidiyle eşinin şehir dışı seyahatlerine çıkmasına bile engel oluyordu. Bu durumdan bıkan erkek, ayrılmaya karar verdiğinde kadın için artık dünyanın sonu gelmişti. İntihara teşebbüs etmiş, neyse ki kurtarılmıştı. Kadının bağımlı kişiliğine yönelik terapi ile kısmen yol kat edilebilmiş ve kadın artık eşinin iş seyahatlerine katlanabilir hale gelmişti.

Takıntılı Aşklar

Bir önceki yazımız olan Obsesif Kompulsif Bozukluk başlıklı makalemizde Obsesif Kompulsif Bozukluk, Obsesif Kompulsif Bozukluk belirtileri ve Obsesif Kompulsif Bozukluk hastalığı hakkında bilgiler verilmektedir.



Bir cevap yazın

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.